16 Ağustos 2012 Perşembe

Olimpiyat rekorlarının ekopolitiği / Akif Emre


Akif Emre

Olimpiyatların Batı uygarlığında neyi temsil ettiğini, geleneğin yeniden icadı anlamında nasıl sahneye konduğuna daha önce değinmiştim. Olimpiyatların temelinde yatan felsefenin evrenselleştirilmesi fikri Batı'nın egemenlik ve biriciklik iddialarını pekiştirmede hayli yararlı iş gördü bu zamana kadar.

Ancak olimpiyatlardaki Batı uygarlığının ve gelişmiş Avrupalı, Amerikalı ülkelerin üstünlüğü fikri 'üstün Kuzey ırkı tezini' destekler bir mahiyet arz etmemeye başladı bir süredir. Doğrudan ırkçı söylemi açık etmese de Beyaz Avrupalının üstünlük fikrini ima eden başarılarının abartılması, hatta bir müddet rakipsizliği bu arkaik bakışı besledi. En sofistike sporlarda, kırılması zor rekorlarda, beyin, kas ve eğitimin birleşmesiyle gerçekleşen başarılar, aslında hem Avrupa devletlerinin üstünlüğü fikri çerçevesinde hem de bireysel bağlamda beyaz insanın 'yeteneği'ni başarıya dönüştürme öyküsü olarak popüler kültürde yerini çoktan aldı. Üstelik reklam sektörünün devreye girmesiyle her olimpiyatta en göz dolduran sporcunun tüketim toplumunun isteklerini kamçılayan nesne haline getirilmesi de kapitalizmin alamet-i farikası oldu. Eğlence endüstrisi gibi spor endüstrisi de reklamdan payını alacak; sporcuyu iç tüketimde en başarılı reklam yıldızına dönüştürmesini bilecektir reklam sektörü.

Avrupalı ve Amerikalı sporcuların uluslararası markalarda da boy göstermesi, anlık spor karşılaşmalarındaki çarpıcı, hayret ve hayranlık uyandırıcı başarıların yanıp sönen heyecan alevinden arta kalan tüketim iştihasını sürdürmesi aynı zamanda bu sektör üzerinden bir tür kültürel egemenliğin de sürdürülmesi anlamına gelir. Sahte gerçeklikler sunan reklam, gerçek kahramanları piyasaya sürmüştür çünkü.

Ne var ki, bu başarı öyküleri artık sadece beyaz adamla sınırlı değil. Kahramanlar daha da renklenmeye başladı. Önce Amerikalı sporculardan beyazlarla eşitliği sağlayarak yarışlara katılalı beri siyahi sporcular, Amerikan bayrağı altında kendilerini beyazlar gibi hissedecekleri bir takdir topladı. Amerikan renk çoğulculuğuna geç de olsa Avrupalılar da katıldı. Daha çok fakir Afrika ülkelerinden transfer edilen siyahiler Fransız, İngiliz bayraklarını gururla dalgalandırmaya başladılar. Kas gücünde beyaz adamın üstünlüğü iddiası geri çekilmiş olsa da siyahi atleti, yüzücüyü yetiştiren, eğiten, finansman sağlayan sistem onların idi.

Batılı ülkeler Kenya'dan, Etiyopya'dan sporcuları getirerek kendi bayraklarını dalgalandırmakla neyi kanıtlamış olmaktadırlar? Kenyalı kendi ülkesinin bayrağını dalgalandırmayı neden istemez; Somalili atlet kazandığı madalyayı ülkesindeki açlığa dikkat çekmek için bir fırsat olarak neden değerlendirmez de başka bir ülkenin propagandasını yapmaya razı olur? Türkiye'nin bile transfer ederek Türk (!) yaptığı atletler, neden ismini bile değiştirerek reklam nesnesi olmayı kabul eder?

Sporun profesyonelleştiği küresel spor endüstrisinde bu tür transferlerin bir mantığı var. Son derece profesyonel ilişkiler kurulur. Ancak olimpiyatlarda amatörlük söz konusu olmasına rağmen farklı bir ekonomi-politik devreye giriyor.

Zengin ülkelerin spora yaptıkları yatırımın genel halk sağlığı ve spor etkinlikleri yatırımından farklı bir boyutu var. Bu ciddi maliyeti olan, sistemli ve sürekli bir çalışmayı gerektiren teknolojik bir örgütlenmedir. Bu nedenle bazı spor dallarında Batı dışı ülkelerden sporcular bireysel başarı kazansa da sofistike bir yatırım ve eğitim isteyen ve devler arasında rekabetin zirvede olduğu dallarda pek şansları yok. Kaldı ki, Naim Süleymanoğlu gibi propaganda amaçlı kaçırdığımız sporcu örneklerinde olduğu gibi bu tür rekortmenlerin başarılarını sürdürmelerini sağlayacak birikim de yoktur.

Sporcularının ten renkleri farklılaşsa da zengin ülkeler hâlâ üstünlüklerini koruyor. Önemli olan siyasal propagandanın sürdürülebilir hale gelmesidir. Çin'in bazı dallarda yaptığı çıkış, taklit serbest piyasa şartlarında komünist disiplinle kotarılmış başarı gibi duruyor.. Ama imajı yükselen de Çin'dir. BBC'nin bir haberine göre İngiltere örneğinde bir madalyanın maliyetinin ne kadar pahalı olduğu ortaya konuyor. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda sadece 1 altın madalya kazanan İngiltere, 2000 Sidney Olimpiyatları'nda 'elit sport' dallarına yaptığı özel yatırım sayesinde 11 altın almış.

'Elit spor' burada olimpiyatlardaki ekopolitiği açıklayan anahtar kavram. Çünkü elit spor dallarına yatırım yapabilen ülkeler ancak bu dallarda madalya alabilmekteler. Uzmanların yaptıkları araştırmaya göre, şu dört dalda fakir ülkelerin madalya alma şansları yokmuş: Binicilik, yelken, atletizm ve bisiklet...

Maddi gücün, yani zenginliğin ve teknolojinin imkanlarına erişemeyenlerin genelde tüm yarışmalarda özelde de bu elit spor dallarında başarı kazanma imkanları olmuyor.

Yani, zengin olmayan ülkelerin sporcularının, insanı doğasından uzaklaştıran o rekor çılgınlığını yakalama şansları kalmıyor. Belki gerçek sporu onlar yapıyordur. Reklam yıldızı olup milyonlar kazanmasalar da insan doğasıyla barışık sporcu olarak kalma şanslarını elde tutuyorlar demektir.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=09.08.2012&y=AkifEmre

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder