29 Mayıs 2024 Çarşamba

Gazze’nin Katline Şahitlik Etmek / Sıtkı Karadeniz



Sanırım ortaokul sonları ya da lisenin başları olmalı. Kitapçıda, kapağında “Şehit Hama” [1] yazan bir kitap görmüştüm. Hama’nın bir kişi ismi olduğunu düşünmüştüm ilkin; çünkü yalnız insanlar şehit olabilir diye biliyordum. Lâkin kitabı biraz karıştırınca öyle olmadığını, Hama’nın Suriye’de bir kent ismi olduğunu ve kentin baba Esad zamanında, 1982’de otuz-kırk bin insana mezar edildiğini [2] öğrenmiştim. [3]

Baba Esad, o dönemde rejime muhalif/tehdit gördüklerine gözdağı vermek için bir yer seçer; o yer, herhangi bir ülkeye kıyısı olmayan, ülkenin ortalarında bulunan Hama’dır. Hem kimse bir yere kaçamayacak hem de kimse katliamı görmeyecektir. Yirmi günlük top atışları ve saldırılarla şehir enkaza döner; şehir sakinlerinin onbinlercesi ölürken yüzbinlercesi de kendi imkânlarıyla çevre köy, kasaba ve şehirlere kaçarlar. Bir katliamın tüm şartlarını taşımakla beraber, bugünkü iletişim imkânları mevcut olmadığından, dünya gündemini pek de meşgul etmez bu olay. Üçyüzaltmış kilometrelik coğrafi yakınlığa rağmen, ilk kez, üstelik yıllar sonra bu roman kapağı vasıtasıyla haberdar olmak da bunu gösterir zaten. Benim için Hama katliamı, hiçbir şahitliğimin olmadığı, acı ama tarihsel bir vaka; yakın tarihte Halepçe ve daha birçok kent/kent sakini benzer kaderi yaşadı coğrafyamızda, hemen yanı başımızda. Hepsi de yakın, gerçek ama tarihsel vakalar olarak yer alıyor bilincimde.

Jean Baudrillard’ın, Körfez Savaşı için söylediği “canlı yayında izlenen ilk savaş” sözü, bütün hakikatiyle tarihsel bir âna, bir değişime işaret ediyor aslında. “Canlı yayında savaş”ın milâdı, gerçekten de o savaşla yaşandı, ardından tüm savaşlar “canlı” olarak izlendi. Bu, savaştan doğrudan etkilenmeyenlerin de savaşın içerisine çekilmesi, bir film seyreder gibi savaş seyretmesi gerçekliğini doğurdu. Bütün acımasızlığıyla savaş, artık hepimizin evlerindeydi. Yeni nesiller, savaşı artık dedelerinin hatıralarından ya da ders kitaplarından değil, doğrudan günlük ve hatta anlık olarak medya mecralarından öğreniyor, izliyor.


Gazze, bu yeni olgunun en yalın, en perdesiz, en pornografik hâlinin en yeni ve iyi örneği. Bir kentin, bütün habitatıyla, barındırdığı tüm varlıklarla birlikte, ilk kez ve üstelik gözlerimizin önünde, bu kadar aymazca yok edildiğini, edilebildiğini bize “gösteren” yerdir Gazze. Kuruluşundan bugüne “terör devleti” kavramsallaştırmasının içeriğini büyük bir maharetle şekillendiren İsrail’in sadece kentsel altyapı, yerleşim yerleri ve kurumlarını, insani hayat alanlarını değil, onlarla birlikte hayvan, bitki ve diğer canlıların hayat alanlarını ve binlerce yıllık arkeolojik kalıntıları da imha eden bir performans sergilemekle, bir bütün olarak “varlık”a kast ettiğine anbean şahitlik ediyoruz. [4] Evet, bir bütün olarak varlığa kastetmektir bu; çünkü kent, sadece insanlara ev sahipliği yapan bir mekân değildir; kuşkusuz insanın, doğanın sunduğu imkânlar ölçüsünde şekil verdiği bir hayat alanıdır; ama aynı zamanda onlarla birlikte kuşların da, kedilerin de, börtü böceğin de, adını sayamayacağımız çokluktaki diğer canlıların da ve tarihin de hayat alanıdır. Kent, çevrimsel bir âlemdir, bir hayat zinciridir, her daim yeniden şenlenen bir varlıktır. İsrail, tek başına da değil, dünyada en barbarca silahları üreten sömürgeci diğer güçlerin de yardımıyla burnunu uzatamadığı kenti, bu her daim şenlenen yeri, adı Gazze olarak ünlenen bu yeri, havadan ve karadan ve denizden yaptığı saldırılarla korkakça imha ederek “ölü” bir yere çevirdi, çeviriyor.

Bütün bunları hayatımızın her anında, işte, evde, otobüste, trende, sahilde, kebapçıda, kahvede, okulda, cenazede, düğünde; yerken, içerken, sohbet ederken, ders dinler veya anlatırken, eğlenir veya üzülürken; her hâl ve şartta, neredeyse telefonlarımızı elimize aldığımız her seferinde, sosyal medya hesaplarımıza her girişimizde az veya çok ama mutlaka izliyoruz. Herkes her şeyi her yerde her an görüyor. Her şey herkesin gözünün önünde olup bitiyor.

Gün geçmiyor ki İsrail’in, yaptığı her katliamı önce inkâr ettiği, sonra katliam görüntülerinin medyaya düştüğü, sonra da buna bir gerekçe uydurduğu bir oyun sahnelenmesin. Sonra yine gün geçmiyor ki elde hiçbir dayanak kalmayınca son merci olarak “İsrail’in kendini savunma hakkı”na başvurulmasın. Çünkü tanrısal göz parçacıkları, her şeyi her an kaydediyor ve kaydedilenler, bir şekilde herkese çok kısa sürede ulaşıyor.

Her şeyin herkesin gözünün önünde cereyan edişi, onu yaşayanların kişiliklerinin bölünmesine sebep oluyor. Böylesine aşikârca işlenen ve hesabı verilmeyen bir cürme şahitlik kolay değil çünkü. Bu “her şeye her an şahitlik”, bazıları için bir tarafta ellerinden hiçbir şeyin gelmediği hissine için için ağlamalara, sevdiklerinin gözlerinin içine bakamama, doğru düzgün uyuyamama, yiyip içtiklerinden zevk alamama gibi durumlar eşlik ediyor; diğer taraftan -buna da dayanamayıp- hiçbir şey olmamış gibi, hayatın kaldığı yerden son sürat yaşandığını da görüyoruz. Protestolar, boykotlar, dualar, lânetlerde de yine bu şahitliğin etkisi var; bu sonuncuların, bir ölçüde rehabilitasyon görevi gördüğü, bir şeyler yapmış olmanın huzurunu yaşattığı; fakat sonrasında, bunların da işe yaramamasıyla aynı depresif hâlin sürdüğü görülüyor.

Bu “her şeye her an şahitliğe” rağmen veya belki de tam da bu yüzden, yaşananları reddetme, hiç yaşanmıyor/yaşanmamış sayma, yaşandıysa bile bunun başka bir gerekçesini üretenlerin şizofrenileri söz konusudur. Bunlarınki, diğerlerinkinden daha hafif de değildir. Görülen şeyler, gerçek olamayacak kadar ağır, kabul edilemez şeylerdir. En azından olduğu hâliyle kabul edilecek şeyler değildir. Hayır, bölgenin “tek demokrasisi”sine sahip, en modern ve üstelik holokostu yaşamış, bin yıllardır oradan buraya sürülmüş, tarihin bu mazlum halkı böyle bir şey yapmış olamaz; mümkün değil. Yaptıysa da görüldüğü kadar, anlatıldığı kadar hiç değildir. Öyleyse bile hak etmişlerdir. Bu yüzden de, gözünün önünde cereyan eden katliama gerekçeler üretir, kendi hakikatini inşa eder. Fakat kim bilir bu hakikat, onun benliğinde nasıl bir yarığa sebep oluyor? Hakikati yamultarak, çarpıtarak artık mevcut olmayan bir şekle sokması ve en derin bölgelerine gömmesi, onda nasıl bir şizofreniye yol açar bilemem.

Biz, Gazze’deki hakikatin “her an her yerde” yüzüne, kalbine çarptığı bu çağın insanlarıyız. İster tarih ister Allah sorsun hesabını, diyecek hiçbir sözümüz yok; hepimiz oradaydık.


Sıtkı Karadeniz

[1] Ahmet Pakalın, Şehit Hama, İstanbul: Çıra Yayınları, 2011.

[2] “Bu durum, şehre yapılan top ve hava saldırılarında birçok insanın ölümüne sebep olan son kanlı saldırıyla ve 2 Şubat 1982’de ordunun şehri basmasından sonra gerçekleşen katliamlarla sona erdi. Ölü sayısıyla ilgili tam bir istatistik yok; fakat Suriye İnsan Hakları Komitesi’nin tahminleri çoğunluğunu kadın, çocuk ve yaşlıların oluşturduğu 30 ila 40 bin arasında ölünün olduğunu gösteriyor.” https://syacd.org/tr/hama-39-yil-sonra-suriye-rejiminin-kendi-insanlarina-sistemik-teror-ve-yerinden-edilme-uyguladigina-taniklik-ediyor/

[3] Öğrendim dediğim, aklımda yer ettiğine göre mutlaka bir şeyler hatırlıyorum elbette; fakat az evvel bazı hatırlatıcılardan da yararlanarak yeniden kurduğum bir öğrenme bu.

[4] Eyal Weizman: “Gazze’nin enkazı yıkılmış evlerden, parçalanmış hayatlardan ve 5000 yıllık arkeolojik kalıntılardan oluşuyor”. https://twitter.com/weizman_eyal/status/1761054458060886104

*Kapak Resmi: Suhaib Salem / Reuters / Landov

** “Resistance Poppy”, Julia Mai Linnéa Maria, www.juliamaiart.com

4 Ekim 2022 Salı

Ömer İle Zehra Harikalar Diyarında 1

'Abla bizim yola çıkmamız lazım artık!' dedi. 'Olur.' dedim. Ömer Ankara'dan Diyarbakır'a Güney Kurtalan Ekspresi biletlerini aldı ve bizim bir tren ve kara yolu hikayemiz başlamış oldu. Bu hikayeyi farklı kılan ise bu seyahatin birbirleriyle 21 sene sonra tanışan bir abla kardeşin, tanıştıktan otuz ay sonra beraber ilk uzun seyahati olmasıydı ve 3 Eylül'de Ankara Garda buluşulup yola çıkıldı, 11 Eylül'de ise veda edildi.

Gidişimiz rötarla birlikte 26 saat sürdü. Gün aydınken zamanımız kafeterya bölümünde konuşmasından Diyarbakırlı olacağını tahmin ettiğimiz altmışlı yaşlarında, esmer, kısa boylu, güler yüzlü, ağzında birçok dişi olmayan bir amcanın masasında misafir olarak geçti. Boş masa yoktu ve biz tek başına oturan birkaç kişiden o amcaya sormayı tercih ettik 'Yanınıza oturabilir miyiz? diye. Buyur etti. Neredeyse tüm yol boyunca birlikte oturduk. O küçük siyah çantasından kağıtlar çıkarıp notlar alıp, tuşlu telefonundan aramalar yapıp bilmediğimiz dillerde konuştu. Bildiğimiz dilde hastahaneden cerrahi bölümünden randevu aldı. Telefonun diğer tarafındaki hanımın anlayabilmesi için tane tane konuşmaya çalıştı, güzel bir üslupla. Yiyeceğimizden ikram ettik, çatalla börekten aldı ve peçetesinin üzerine koyup yedi. Geri kalan zaman diliminde Ömer'le neredeyse durmadan konuştuk, özel ve genel konuları ve konuşmalarımızı duymasından hiç rahatsız olmadık. O kimi zaman telefonuna bişeyler kaydetti kimi zaman çay içip camdan manzarayı seyretti. Akşam yemeğine yakın bir masa boşaldı ve müsade isteyip oraya geçtik. Sonrada koltuklarımıza döndük. Işıkların hiç sönmediği, istasyonlarda yolcu alınırken heyecanın ve gürültünün yaşandığı, yanlış trene bindiklerini koltuklarında hali hazırda oturanları, uyuyanları gördüklerinde anlayan ve tren hareket etmeden hemen inebilenlerin, yaşlısından gencine, annesinden çocuğuna bütün koltukların dolu olduğu, konuşmaların güldürdüğü, sanki radyoyu açık unutmuşuz ve yorgunluktan kalkıp kapatamamışız gibi bir gece yaşandı. Kimi zaman Ömer benim dizimde uyudu kimi zaman ben onun dizinde uyudum. Gün içinde kıblemiz hep aynı yöneydi, iki vagon arası boşlukta ki kapı yönü.

Gün ağardıktan sonra kafeteryaya geri döndük. Kalan yolluklarımızı yedikten sonra bizi çeken iki lokomotifle Diyarbakır'a ulaştık. Rümeysa ve Zehra bizi Diyarbakır Garı'ndan aldılar, heyecanlı bir karşılamayla.. Öğlen kahvaltısı ve biraz dinlenmeden sonra yola çıktık ve Eğil'e vardık. Eğil'e gitmek Zehra'nın fikriydi. İyiki bu teklifle gelmişti. Dicle nehrinin yanında, peygamberler şehri olarak bilinen, beş medeniyete ev sahipliği yapmış, kral mezarlarının olduğu bu yere ikindiden sonra vardık. Nehirde kayıkla gezmek, kürekleri çekenin anlattıkları, sizin köyünüz nerede dediğimizde gülümseyerek 'Şu an üstündeyiz.' demesi, baraj yapımıyla sular altında kaldığını anlamamız.. Eğil'e girerken Rümeysa tepeleri görüp çıkmak istemişti. Yolu birtürlü kestirememiştik. Sonra bizi kayıkla gezdiren beye sorduğumuzda çok kolay olduğunu söyledi ve biz oraya, Asurlulardan kalma kaleninde parçalarının olduğu tepeye çıktık. Akşam ezanı okunmuştu. Ömer'in imamlığında tepede kalenin kalıntıları arasında akşam namazımızı kıldık. Akşam Diyarbakır'a döndüğümüzde acıkmış olan karnımızı ciğerle şenlendirdik. Sonra arabaya dönmeden önce Diyarbakır sokaklarında yürümeye başladık. Şurası neresi acaba, buraya giriliyor mu, kapısı açılıyor mu derken biz restorasyonu tamamlanmış kilise ve hanların içinde kafeteryalar, dükkanlar gördük. Postaneyi ararken dört ayaklı minarenin önüne çıktık ve dönerek herkes kendi duasını yaptı, hep birlikte amin dedik. 

Sabah Zehra'ya veda ettik ve sabah namazını kılmak için Diyarbakır Ulu Camii'ne gittik. Camii'de ışıklar yanmıyordu. Rastladığımız amca namazın kılındığını söyledi. Ne cami açıktı ne de hava aydınlanmaya başlamıştı. Cami avlusundaki havuz ve şadırvan arasında kalan çardakta, her iki ucunda birer adamın uyuduğu halının üstünde, tekrar Ömer'in imamlığında sabah namazımızı kılıp yola koyulduk. Rümeysa'nın uyuduğu bizim sohbet edip müzik dinlediğimiz bir yolculukla Urfa'ya vardık ve tiritle güne başladık. Ve yine yeniden Urfalı olmuştuk. Rümeysa yine bizim çoktan gözümüzü ve karnımızı doyurmaya başlamıştı.  

Urfa'nın Eyyubiye ilçesinin sağlık ocağında misafir edileceğimiz hiç aklıma gelmezdi ama oldu ve biz orda Rümeysa tarafından bize özel hazırlatılan lezzetlerle kahvaltı da yaptık öğle yemeğini de yedik. Rümeysa'nın güzel çalışma arkadaşlarıyla tanıştık.  

Urfa içi ziyaretlerimizi yapmaya başladık. Heryeri taş olan müzelerde, Ömer'le çağlardan çağlara birkaç dakika içinde, on bilemedin on beş adımla geçebiliyorduk. Tıpkı bizim tanışmamız sonrasında olduğu gibi.. Biz bunu mucizevi bir şekilde kendi hayatımızda da yapabilmiştik. Rümeysa'nın gitmek için Ömer'i beklediği yerlerden olan, Selçuklu medreseleri tarzında inşa edilmiş,  Şeyh Mesud Türbesin'e ziyaretimizi yaptıktan sonra bahçesinde kubbeye uzanan ağacın gölgesinde gelecek günlere dair planlar yaptık. Sonra da Urfa'yı yukarıdan seyre daldık.

Urfa'dan günü birlik bile ayrılmak zor olsada Antep bizi çağırıyordu ve biz otobüsle Gaziantep'e geçtik. Beyran içtikten sonra Kurtuluş Camii'nde dinlendik. 'Keşke camiinin ana kapısı açık olsaydı, küçük kapıda birşeyler satan ve okuyan amca biz camiiden ayrılırken okuduğu Kur-an'ı yarıda kesip bizden para istemeseydi.' dedik. Gün boyu bolca yürüyüş, müzeler, sokaklar, mekanlar derken burası güzel bir yere benziyor diyip Sani Vakfı'nda bulduk kendimizi. Vakıf bizi çağırmıştı. Orada çalışanlar nerden geldiğimizi öğrendikten sonra bize kendilerini anlattılar. Kapının yanında yerdeki demir kapının da bir tünele çıktığını ve kale dışına kadar uzanan iki yolunun olduğunu, şu an güzel bir sokakta olduğumuzu ve yukarıya doğru çıktığımızda yüz yüzelli yıllık evleri görebileceğimizi söylediler. Sözlerini dinledik ve sokaklarda yürümeye başladık. Evlerin yanısıra metalden yapılmış bir sürü insan figürleriyle ve eşyalarla da karşılaştık. Bazı açık kapılar ardında film gibi karelerleri gördük. Sıcaktan dolayı tuttuğumuz taksiye 4km için 50,00 TL verirken şaşırdık. Akşam yemeğinden ve tatlısından sonra terminale gitmek için bindiğimiz otobüs şöförü 'Evet bu terminale gider ama biraz vaktiniz var değilimi?' diye sorunca 'Evet.' dedik. Birazın bir saat süreceğini nerden bilebilirdik? Ve biz Antep'in o çokta görünür olamayan sokaklarına girip çıktık. Sanki otobüs bizi 2022'den 1970'lere götürmüştü. Evler, hayatlar, yüzler.. İyiki o otobüse binmiştik.

Sonraki gün Urfa'da Hint okyanusundaki Maldiv adalarının göl versiyonunun Bozova Çatak diye biryer de olduğunu öğrenmiş olduk. Sümeyye'nin bolca güldüren sohbeti, Merve'nin yaptığı kurabiyeler, Rümeysa'nın kahve ve çerezleri eşliğinde, yaptığımız piknikten sonra, çok güzel bir gün batımında tekne turuyla akşamı karşıladık.  Alevli akşam yemeğinin ardından Rümeysa'nın 'Acaba Nemrut'a mı çıksak?' teklifiyle tekrar Diyarbakır'a gitme planımız iptal oldu ve yol öncesi birkaç saatlik uykumuz başlamış oldu. Bu arada Rümeysa Ömer'in kanşekerini ölçmek istediği ve aynı zamanda kankardeşi de oldukları gün de bugüne tekabül ediyordu. 

Birden bire Nemrut'a çıkılır mıydı? Rümeysa ve onu sevenler olduğunda evet çıkılırdı. Biz de başta pek inanamadık çünkü yol bizi Merve'nin dualarıyla başka menzillere götürmeye çalışsada tepeye vardık. Kral başlarıyla ve güneşle selamlaştığımızda evet ordaydık. Uzun ve hızlı bir yol oldu. Rüya gibiydi, gerçek bir rüya. O günün akşamı biz galiba kına gecesine de çıktık. Çünkü o Rümeysa'ydı ve burası Urfa'ydı. 

Son günler yaklaşıyordu. Bizi bir hüzün sardı. Urfa'ya yürek yerken yüreğimizle veda ettik. Sümeyye'lerin terasında Ferdi'nin demlediği semaverdeki çayı içerek veda ettik. Yine Ferdi'nin Ömer'e elleriyle sarıp yedirdiği kebaplarla veda ettik. Yazıp yazamadığım tüm olanlara hasretle veda ettik. 

Ve dönüş vakti geldi. Diyarbakır Garı'nın yanındaki çay bahçesinde oturduğumuz koltukların arkasında, varlığını sonradan farkettiğimiz, dünya haritasının olduğu duvar kağıdı, belki de bize bir şey anlatmaya çalışıyordu. Mümkün müydü evet mümkündü. Biz zaten vira bismillah demiştik.

Birde çaylarımızı içerken yan masamıza kim gelip oturdu dersiniz? Yola çıktığımızda masasına oturduğumuz Diyarbakırlı olduğunu tahmin ettiğimiz o amca. Hayr olsundu.. Rötarla yine 26 saat süren dönüş yolculuğumuz, Ömer alırken mucizevi bir şekilde denk gelen yataklı vagonda, çoğunlukla, tüm seyahatimiz sırasında, uykusuz geçen gecelerin uyku borcunu ödeyerek geçti.

Bu yolculuğumun sonunda temennim odur ki: sizin de kardeşiniz olsun; sizinle yolunu birleştiren, içinde olduğunuz hayaller kuran ve bunları gerçekleştirmeye çalışan, karnınız aç mı sırtınız sıcak mı değili mi diye dikkat eden, ne yemek istediğinizle ilgilenen, dizine başını koyup uyuduğunuz, çantanızı yükünüzü taşımaya yardım eden, sizinleyken sizinle olan, elektronik cihazlarıyla olmayan, muhabbetine doyum olmayan, sevdiklerinize de kardeş olan, rehber, şöför ve muavin olan, yanlış bir şey yaptığını farkettiğinde özür dileyen ve telafi etmeye çalışan, güzellikler karşısında teşekkür eden, fedakar, düşünceli, merhametli, samimi, sözlerinin de arkasında olan, paylaşmayı seven ve gülümseyen.. 

Not: Bu satırları yazdığım günün sabahı Ömer'den gelen bir mesajla dünyaya gözlerimi açtım. Ben esnerken, gözlerimi ovuştururken Ömer 'Abla şu tarihlerde müsait misin? Nereye gitmek istersin?' sorularını soruyordu. İstişaremiz sonucu Urfa'ya bilet aldık. Velhasılı artık bizim için bütün yollar ya Urfa'dan başlıyordu ya da Urfa'ya çıkıyordu..

Sevgi ve muhabbetlerimle

Zehra



4 Ağustos 2022 Perşembe

'Meseleler Çıkını' / Zehra

 
"İnsanoğlu daima bir meseleler çıkınıdır. Yaşamak her an kendimize sorduğumuz bir yığın suale cevap vermekten başka ne olabilir? Yaşamak, etrafımızdaki şeylerin şuuruna erdikçe bir dua olur." der Ahmet Hamdi Tanpınar. Bazen insan kendi meselelerine ara verip bir müzede gezerken sûretlere bakıp onların meselelerini anlamaya çalışırken buluyor kendini, bazen de kütüphanede ki kitapların içindeki meseleleri ve cevapları okuyor.. Hayret ediyor, altını çizip not alıyor, ders çıkarıyor, örnek alıyor. Günün sonunda şuura erenlerden olmak dileğiyle diyor.. #saltgalatakütüphane #istanbularkeolojimüzesi #haliç #kadıköy

19 Temmuz 2022 Salı

Tanışmak ve Taşımak / Zehra


    Bazı hakikatleri idrak ettikten sonra tek başına kabul edip taşımak zor olabiliyor. Sonra yolda aynı hakikate sahip başkalarıyla karşılaşıyorsunuz. Önce yanyana yürümeye başlıyorsunuz. Tanışıyorsunuz. Tanışmak öyle kolay olmuyor. Kimi zaman topraklı serin ve tozlu, kimi zaman çakıl taşlı batan ve acıtan, kimi zaman da asfalt gibi yakan ve kaygan yollar gibi bu tanışma.. Sonra düzgün bir zeminde yürümeye başladığınızı hissettiğinizde inanıyor, seviyor ve güveniyorsunuz. Ve o zeminin yol boyunca sağlam olabilmesi adına gayret edeceğinizi bilerek yürümüye devam ediyorsunuz. Sonra mı? Nasıl olduğunu anlamadan kol kola girdiğinizi farkediyorsunuz. Hafifliyorsunuz. Hakikatinizin taşıması da kolaylaşıyor. Ve yol tahmin edemiyeceğiniz kadar güzelleşiyor.. 
📷 Hüseyin M. Özyılmaz #llundadno #2011

7 Temmuz 2022 Perşembe

Madem İyisin / Bertolt Brecht

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.

Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?

Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.

Bertolt Brecht

1 Haziran 2022 Çarşamba

Badem Çiçeğindeki Sevgi / Zehra



    Bu zamana kadar gördüğüm en güzel tablo Vincent van Gogh'un "Badem Çiçeği" eseri diyebilirim. Bunun gerçek sebebinin ne olduğunu tablonun yapılış nedenini öğrendikten sonra daha iyi anladım. Van Gogh bu tabloyu, kardeşi Theo’dan gelen bir mektup üzerine resmetmeye başlamış. Kardeşi mektupta bir oğlu olduğunu ve ona Vincent ismini verdiklerini söylemiş. Bu müjdeli haber üzerine Van Gogh bu tabloyu yeğeninin odasına asılması için yapmış. “Theo'nun oğlu için bir resim yapmaya başladım, mavi gökyüzüne karşı beyaz çiçek açmış badem dalları” diye yazmış annesine mektubunda. Yani onun ana teması 'yeğen' miş.  
📷 Nafia Özyılmaz

16 Mart 2022 Çarşamba

Mahkeme ve Aile Dostu / Zehra

    

    Hakime 'nesi oluyorsunuz?' sorusunu sormuştu Kamuran ablaya. Neyimiz oluyordu (oluyorlardı) gerçekten? Biz onların neyi oluyorduk? Her şey Mehmet abinin yapacağı evin temelini, kağıt üzerinde planını gösterirken 'bize yaptığınız evlerden birini gösterir misiniz?' dememiz üzerine 'tabi ki size kendi yaptığım evimi göstereyim, hem hanımım ve kızlarımla tanışmış olursunuz' demesiyle başlamıştı. İlk evlerine misafir olduklarımız oldular, sonra ev sahibimiz, evi satın alınca komşumuz, sonra acı günler başlayınca dert ortağımız, arabamız bozulunca galericimiz, anahtarı unutup dışarıda kalınca çilingirimiz, canımız sıkılınca neşe kaynağımız, evde annem olmayınca uzun yoldan gelince yemek yapacak enerji bulamayıp kapılarını açım diye çaldığımda anne yarısı, beraber yolculuğa çıkınca yolculuk arkadaşı, güzel kızlarından ortancasının evliliğine vesile olunca aracı olduk, torunları olunca hem teyze hem hala olduk ve nicesi, en son acil şahit lazım deyince koşarak geldiler ve şahidimiz oldular. Hakime tüm bunları gözümüzden okumuş olmalı ki 'aile dostu diyelim mi?' dedi 'evet' dedik.

22 Kasım 2021 Pazartesi

Martı ve Ben / Zehra

    

    'Güzel ve heyecanlı başlayan bir seneydi halbuki' diye başladı sözlerine.. Sonra da anlattı, Eminönü Üsküdar hattında karşılaşıp beraber kahvaltı yaptığımız o martı.. Biliyormuş tüm zirvelerin bir inişi olduğunu ama o inmemiş, düşmüş. Şaşırmış. Kalktıktan sonra gülebildiği bir düşüş olmuş. Çok şükür. Uyumuş, uyanmış. O sene boyu yaşadıklarının sonuna yaklaşırken yürek yemiş. Halbuki baştan yenir, yani harekete geçmeden sorulan bir sorudur 'sen yürek mi yedin?' sorusu. Tercih meselesi tabi. Neyse. Hiç görmediği kadar hastahane yolları görmüş mesela. Elindeki kağıtlarla beklerken, o kağıtlarda hiç görmediği kadar 'kimlik bilgileriyle' bakışmış, uzun uzun. İlk defa narkoz almış. Tomografi ve endoskopi nedir öğrenmiş. İlk defa uçak kullanmış. Zaten uçabiliyor neden böyle bir şey yapmış anlamadım. Bir müddet sonra pilota 'lütfen artık kontrolü siz alın, etrafı seyretmek istiyorum' demiş. Senelerce yıkandığı, üzerinde gezdiği göle tüple dalmış. Karabatak gibi suyun altında uzun süre kalamıyor demek ki. Epey telaşeli geçen günlerde dahi piknik sepetini alıp annesiyle ve güneşle, denizle, köpeklerle kahvaltı yapmış. Ev taşımış. Ev alma komşu al sözünün ne kadar doğru olduğunu gözleriyle görmüş, kulaklarıyla duymuş, iliklerine kadar hissettmiş. Yanlışlar, hatalar yapmış. Hemen akabinde içinde 'aması' olmayan özürler dilemiş. Hatasını telafi etmeye çalışmış. Gün doğumu ve batımlarında uçmak yerine sahilde yürümeyi tercih etmiş. Sonra onunla ilgili hayalleri olan hocalarının hayalleri içinde bulmuş kendini. Heyecanlanmış tabi. İnsanın sadece kendine değil başkaları için de hayal kurması ne güzel bir şey. Tarih yazımını kitaplardan öğrenirken, hocalarının vesilesiyle dünya tarihinden önce kendi dünyasının tarihini yeniden okumaya sonrasında yazmaya başlamış. Önce dava açmış ve isimini koymuş. İsmi belli olmayan tarih mi olurmuş. Haklı. Sonrasında daha kolay yol almış. Bazı şeyleri anlamlandırmaktan vazgeçmiş. Açıklamaya çalışmaktan da vazgeçmiş. Cevap beklemekten, bulmaktan da vazgeçmiş. Daha doğrusu önceden bildiği 'vazgeçenlerden vazgeçmeyi' daha iyi öğrenmiş. İyi ne güzel. Sene boyunca kendine, herkeze, herşeye 'dürüst' olmaya çalışmış. Dürüst olmak kolay değil tabi sık sık kanadıyla alnındaki teri silmiş. Hem bedenen hem kalben hem aklen tüm yorgunlukları için. Bir kaç kez de ölümle burun buruna gelmiş. Hayat yorulmaksa eğer bu sene yorulmuş. Sözlerini tüm bu yorgunluğa rağmen şükrünü eda edemeyeceği büyüklükte çokça 'güzel nimetlerle' karşılaştığını, ancak bu yolculukta bir kaçından bahsedebildiğini, bunları bu kısa vapur hattında değil de ancak uzun bir seferde anlatıp bitirebileceğini söyleyerek noktaladı. Sonra da telefon numaralarımızı alıp vedalaştık. Ben Üsküdar iskelesinde indim. O Kız Kulesine doğru uçtu. Hayat onun kanatlarında benim ayaklarımda devam etti gitti.. Belki bir gün önce Akdeniz'e indiğimiz, Fas'a uğradıktan sonra Cebelitarık Boğazından geçip, Kuzey Atlas Okyanusuna, oradan Kuzey Denizi, Gatun Gölünün içinden kıvrılıp Panama'dan çıkıp, Büyük Okyanustan geçip Tayland'a uğrayıp, Hint Okyanusuna geçip, Sri Lanka'da dinlenip, Kızıl Denizinde özellikle gece tüple dalıp, Mekke ve Medine'de ziyaretler yaptıktan sonra, Urfa üzerinden İstanbul'a döndüğümüz bir yolculukta buluşuruz inşallah. Nasip..

18 Kasım 2021 Perşembe

Dua / Gandhi


    “Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et… Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçakgönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma… Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme… Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana… Başarılı olduğunda sarhoşluğuma izin verme; başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” / Gandhi #mudanya

31 Ekim 2021 Pazar

Gurbet / Zehra




- neresi gurbet gerçekten? 

+ ... 

- bütün bi’ dünya 

+ öyle inan ki.. 

bu dünya; sevince, gidene de kalana da zor bi’ dünya olsa da merhametin, cömertliğin, içtenliğin, samimiyetin ne kadar “asil” bir duygu olduğunu gösteren dostların da olduğu bi’ dünya ve yine ''Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?" ayetine karşı “hiçbirini” yanıtını verdiğimiz bi' dünya... 
📷 Rümeysa Sarraç #şanlıurfa