27 Ekim 2012 Cumartesi

Senin İsmail’in kimdir? / Ali Şeriati

Senin İsmail’in kimdir?
Veya nedir?
Makamın mı? Onurun mu?
Mevkiin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi?Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma’şukun mu?
Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu?
Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim?
Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin Mina’ya getirmeli ve Kurban için seçmelisin.
Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, “gitmek”te olan seni “kalma”ya çağıran,
Seni “sorumluluk” yolunda şüpheye düşüren,
seni kendine bağlayan ve alıkoyan,gönül bağlılığı,
mesaj işitmene,hakikati itiraf etmene izin vermeyen,seni firara çağıran,seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen
ve aşkı seni kör eden her şey…

İbrahimsin! Ve ismaili zaafın seni İblisin oyuncağı haline getirebilir.
Hayatında şeref,saygınlık,iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün
İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir.İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür;bir durum bir konum,bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
.
.
Ey “Hakk’a teslim olan”, “Allah’ın kulu”!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur “imanın daveti”, “risaletin mesajı”.
Bu senin sorumluluğundur, Ey “sorumlu insan”!
Ey “İsmail’in babası”!
İsmail’ini öldür”!
Kendi ellerinle kurban et”!

Ali Şeriati

Hayirli Kurbanlar, hayirli Bayramlar!

25 Ekim 2012 Perşembe

Söyle, senin rüyan nedir? / Dücane Cündioğlu

İbrahiminki bir rüyanın eseriydi, ya seninki?

DÜCANE CÜNDİOĞLU


'Kurban'ımıza biraz daha yakınlaşmak için çağırsak onu, acep elimizdeki bıçağa aldırmadan koşa koşa gelir mi? 
Bütün sinsiliğimizle gözüne çirkin görünecek olsak bile yine de yakınlaşmak ister mi bize?
Bile isteye uzatır mı boynunu ellerimizin arasına?
Okşamamızı ister mi bizden gerdanını, hem de iyice bilendiğine inandığı bıçağımızla?
Vuslat sevincinden gözlerini kapayıp ben hazırım, yeter ki sen yumma gözlerini der mi?
Yoklukta varlığı seçip şikayet etmeksizin ayaklarımızın dibine bırakır mı o mecalsiz bedenini?
* * *
Bilmiyorsun değil mi ey talib? Sevildiğinden emin bile değilsin... Neyi kestiğinden, neden kesildiğinden?..
Bir daha bak, ellerinin arasında tuttuğun kütle kimin, neyin?
Tanır mısın onu? Ne kadar tanır, ne kadar seversin?
Hakikaten, sevdiğin için mi kesiyorsun ey talib? Sevdiğini mi kesiyorsun?
Ne yazık ki sen sevdiğini kendi rüyan uğruna bile değil, başkaların hayâlâtını tatmin için kesiyorsun.
Öyle ki yârini sen bile kesemiyorsun da utanmadan sıkılmadan onu nâdanın ellerine terkediyorsun!
Nâ-mahremini başkalarının elleri kavrıyor, seyreden sen oluyorsun. Dağıtan. Gösteriş yapan.
İbrahiminki bir rüyanın eseriydi, seninkiyse riyanın.
İbrahim'in yüreği titriyordu oysa.
Kurban olarak verilen evlâdıydı. Oğulcağızı.
* * *
İşin gücün etle kanla, koyunla koçla... et yiyip et dağıtmakla...
Etleri göğe fırlatıyorsun, kabul edilir sanıyorsun ama her defasında gökten üzerine kan yağıyor, fırlattığın etler patır patır arza düşüyor. Ne et, ne kan semâya ulaşmıyor.
Bir de utanmadan İbrahimcilik oynuyorsun. Etlerin kanların arasında aklınsıra bayram ediyorsun.
Hâlbuki bayram, vâsıl olanın hakkı. Hakikate ulaşanın. Hiç değilse, eteğine değenin.
Vuslattan eser yok, o hâlde bu çığlıklar da neyin nesi? Nedir bütün bu bağırıp çığırışmalar? Neyi gördün, hangi rüyayı? Uğruna sevdiceğini feda ettiğin şu rüyayı anlat bakalım! Senden kim neyi istedi?
Sana 'Kurbanın nedir?' diye sormuyorum ey talib, sadece rüya görüp görmediğini merak ediyorum.
Söyle, senin rüyan nedir? Hangi rüya uğruna neyi kesiyorsun? Hangi rüyanın gerçekleşmesini istiyorsun? Nasıl bir rüyanın?
Rüyan ne ki ey talib, kurbanın ne olsun?
Rüyan kadar kurban kesebilirsin! Düşün kadar. Düştüğün, düşebildiğin kadar.
İnan bana, ancak günahların kadar.
* * *
Hiç düşündün mü, İbrahim'in rüyası neydi? Rüyasının içeriği değil ama, gerekçesi?
Ne tuhaf değil mi, eylemiyle gerekçesi aynıydı: rüyası.
Oğlunu kurban etmeye kalkışmasının sebebi de, gerekçesi de sadece düşünde oğlunu kurban ettiğini görmesiydi. Gördüğü için kesmek istedi. Daha da dikkate değer olanı şu ki İbrahim gördüğünü kesmek istedi.
Elinde rüyasından başka ne vardı?
Hiçbir şey!
Sadece bir rüya. Bir rüya uğrunaydı herşey. Sade bir rüya için.
* * *
Adamı adam edecek tek şeydir rüyası!
İşte bu nedenle sana 'Kurbanın nedir?' diye sormuyorum ey talib, sen asıl rüyanı söyle! Kendi rüyanı.
Görülmeye değer neyin var ki kesebilesin, kesmekle mükellef olasın? Neyi gördün ki neyi keseceksin? Başkalarını rüyasını konuşmayı bırak da söyle, senin rüyan ne?
Düşlerinde, görülmeye değer olanı görebiliyor musun ki kesilmeye değer olanın dedikodusunu yapıyorsun?
Elindeki bıçağı göre göre sana koşan sevgiliyi mi gördün düşünde? Bakmaya bile kıyamayacağına mı kıydın?
Ne yazık ki hayır! Rüya da başkalarına ait, kurban da!
* * *
Bütün peygamberler rüya ile şereflendirildiler. Bütün velîler... bütün ârifler...
Göğün onlara hediyesiydi rüya. Bir yanda gerçekler vardı, bir yanda rüyalar...
Arzın gerçeklerine mukabil, semânın rüyaları... Arzda varolmanın tek yolu duyular ve akıl, semâda varoluşun biricik yoluysa muhayyile...
Dervişin tek tesellisi. Varlık sebebi. Rüya.
Bedeli de kurban. Perdenin arkasına bakmanın cezası.
Önceden görmenin. Görülmeye değer olanı görmenin. 
* * * 
Bana gelince, benimkisi bir günahkârın günlüğü. Yırtık pırtık.
Bıçağı elinde tutan değilim ben. Kimseyi görmedim düşümde. Görüldüm. Ne rüyam var benim, ne önümde bir kurban.
Dedim ya, görülenim ben. Bıçağı elinde olanın ayaklarına dibine düşecek olan. Tutan değil, tutulan. Cazibem yok, meczubum çünkü.
Çağırmana gerek yok, kendim gelirim. Kendiliğimden. Bir bakışınla kan kesilirim. Saklama bıçağını, hakikaten incinirim.
Okşasın da bıçağıyla okşasın sevgili, derim, hiç şikâyet etmem, elinin tenime her değişinde cânına can veririm.
Sana ancak gözlerin kapalıyken görünürüm.
Gözlerini açarsan, dayanamam ey yâr, hemen ayaklarının dibinde ölüveririm.

23 Ekim 2012 Salı

Mercy Halal lslamic Slaughter


بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

"In the name of God, who with His name no harm will come. Not in Earth nor in Heaven. And He is The One, The All Hearing, and He is The All Knowing." Duah





Mercy Slaughter LLC

15 Ekim 2012 Pazartesi

Dünyanın merkezi neresi? / İbrahim Karagül

 İbrahim Karagül

'Batı artık dünyanın tek merkezi değil..' Bu gerçek önemli. Son yirmi yıldır, uluslararası politikadan savaşlara, iç politik arayışlardan 'örtülü' ekonomik çatışmalara kadar her gelişmenin altında bu gerçek var.

Belli dönem 'eksen kayması' adıyla ihraç edilen, içeride kısır ve düzeysiz bir sataşma haline dönüştürülen ama aslında Türkiye'nin ve bölgenin geleceğini belirleyecek ölçüde değer taşıyan tartışmanın altında bu gerçek yatıyor.

Sadece Türkiye'nin değil, yaşadığımız coğrafyanın yüzyılını, Atlantik ortaklığının yavaş yavaş kendini belli eden gerilemesini, Asya'nın hatta Afrika'nın geçtiğimiz yüzyılda yaşananları tersine çevirecek uyanışını şekillendirecek gerçeği de bu cümle açıklıyor.

Yıllardır tartıştığımız ancak hiçbir zaman hakkını vermediğimiz, afaki, hayali görülen gelecek tartışmalarının özünü bu gerçek oluşturuyor. 19. Yüzyıl'dan bu yana devam eden, acımasızlığı ve adaletsizliği ile özellikle 20. Yüzyıl'ın ikinci yarısına damgasını vuran dönem sonlara yaklaşıyor.

Siyasi olarak, ekonomik olarak, askeri olarak, teknoloji olarak yeryüzünün Doğusu ile Batısı arasındaki uçurum daralıyor. İnsan faktörü olarak, kaynaklar olarak, motivasyon olarak bu uçurum çoktan beri Batı'nın aleyhine seyrediyordu.

Güç haritası değişiyor, yeryüzünün ağırlık merkezi dağılıyor, 'İki Kutuplu Dünya' dengesinin bozulmasından sonra 'Tek Kutuplu Dünya' hayal edenler hüsrana uğruyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın; Batı artık dünyanın merkezi değil. Dünya çok merkezli bir yapıya dönüştü. Daha adaletli kurumsal dönüşüme ihtiyaç var. Kimse BM'nin yapısının adil bir anlayış üzerine bina edildiğini söyleyemez. Beş daimi üyenin içinden biri çıkıp 'hayır' dediği zaman karar çıkarmak mümkün değil' diyerek karar mekanizmalarını ağır eleştiriye tutması, yeni şartlara göre yeni karar mekanizmalarının oluşmasını istemesi Türkiye'nin durduğu yer olmalı.

Soğuk Savaş dönemi algısına saplanıp kalanlar bunu, bir tür Üçüncü Dünya refleksi sanacak. Yeni Amerikan Yüzyılı projesi için dünyaya savaş alanına çevirenlerin algıları ne kadar saplantılıysa, hâlâ Üçüncü Dünya diye bir çevre olduğunu sananların algısı da o kadar saplantı.

Kayıtsız şartsız Atlantik Merkezi inancına sahip olanlar da öyle. İnsanlık tarihi, medeniyetler tarihi, siyasi tarih güç haritalarının nasıl değiştiğine dair sayısız örneklerle dolu.

Haçlı Savaşları ne kadar yıkımsa sonrası o kadar yükseliştir. Moğol istilası ne kadar yıkımsa sonrası o kadar aydınlanmadır. Birinci Dünya Savaşı ne kadar hüsransa sonrası yeni bir yükseliş dalgası olacaktır.

Dünyayı yöneten iradeyi oluşturan 'Beşli' kendi arasında bile anlaşamıyor. Dünyayı temsil etmiyor. Tek kutuplu diyenlerle çok kutuplu diyenlerin çatışmasını izliyoruz.

Öyleyse uluslararası kurumlar, oluşmakta olan güç haritasına göre yeniden şekillenmeli. Bu yöndeki itirazlar siyasi kararlılığa dönüştürülmeli. BM Güvenlik Konseyi'nden önce İslam İşbirliği Teşkilatı gibi, BM'den sonra en büyük organizasyonu oluşturan yapı ıslah edilmeli ya da yeni bir yapı inşa edilmeli.

Afrika'nın, İslam dünyasının, Hindistan'ın temsil edilmediği, İkinci Dünya Savaşı sonrasına ayarlı bir karar mekanizmasının 21. Yüzyıl dünyasına söz söylemesi mümkün değil, hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Bugün, başta kendi bölgemiz, yeryüzündeki çatışmaların ana sebebi bu temsil sorunudur. Türkiye olarak, bu adaletsizliği sadece Suriye için değil, ilkesel olarak seslendirmek, itirazı diri tutmak zorundayız. Dünyanın ezici çoğunluğu bu kanaati paylaşıyor çünkü.

Dünya siyasi olarak da ekonomik olarak da tek merkezlilikten çok merkezliliğe gidiyor. Yeni başkentler, özellikle de ekonomik başkentler oluşuyor, oluşacak.

Bu, insanlığın tanık olduğu tarihsel kırılmalardan biridir ve geri dönüşü olmayacak.

İşte bu yüzden, uzunca zamandır; Türkiye ve bölge ile ilgili değer tanımlarını kendimiz yapmamız gerektiğini, rol tayinlerinin geride kaldığını, kendimize ve dünyaya bakışımızın yerli bir bakış olması gerektiğini savunuyoruz.

Türkiye'nin yeni neslinin, genç kuşaklarının, bu anlamda öncekilerden daha geniş, daha yerli, daha gerçekçi baktığını söyleyebilirim. Yıllara dayalı önyargı ve önkabullerden sıyrılmış kuşakların Türkiye ve dünya algısı yukarıdaki itirazlara göre şekilleniyor.

Bu; sadece Türkiye'de değil, Asya'da, Afrika'da, Ortadoğu'da da böyle.

'Kaos Kuşağı', 'Fay Hattı' gibi tanımların esiri olmayacağız. 'Kaos Kuşağı'nın yeni merkezlerden biri olamayacağına dair inanç, en büyük düşmanımızdır.

Yüzyıllarca merkez olmuş bir coğrafyanın bu inançsızlığından daha kötü ne olabilir...

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/IbrahimKaragul/dunyanin-merkezi-neresi/34491