25 Haziran 2013 Salı

Taksim Manifestosu / Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu


BİR


A’raftayım, ve yalnızım.
Aradayım.
Lakin ne bir yanım cennet, ne öte yanım cehennem, bilakis iki yanım da tümüyle cehennem!
Sade iki yanım mı, dörtbir yanım, her yanım, âteş-zâr olmuş sanki, dinmek bilmez alevler içinde yanmaktayım. Çünkü yaşamları boyunca hep haklı olanların arasındayım.

Avurtlarını kendi hakikatleriyle, ama hep hakikatleriyle şişirenlerin arasında. Hiç çekinmeden gerçeği insanın yüzüne tükürenler arasında. Aslâ kuşku duymayanlar, kesinlikle tereddüt etmeyenler, ömürlerinde bir kez bile olsun yanılmayanlar, ne tuhaf değil mi, sanki hatadan berî, kusurdan âri olanlar arasında. Ama yine de meleklerin değil, sözümona insanların arasında. İnsanlarım arasında.

Sözcüklerimi özenle ve dikkatlice seçmek zorundayım bu yüzden. Öncelikle kırmadan, incitmeden ifade etmeyi becerebilmeli, bîtaraf olan bertaraf olur gibi klişelere yüz vermeden ne yapıp edip kesin inançlılığın o yakıcı alevleri arasından geçebilmeliyim.

Ah, kibir ve tekebbürün hâlelediği düşünce ve davranışlara yine kibirle karşılık vermekten ne de hoşlanır şu insan nefsi! Hitabetin şehvetine kapılmaktan meselâ, hele hele göze göz, dişe diş keskinliğinde nârâlar savurmaktan!

Ah ki ne ah!
Ben nefsimi aklayamam, çünkü nefs hep kötülüğe mecbur eder insanı, demek, diyebilmek için, Züleyha gibi, günahlarının ateşinde arınmayı bekleyemez de insan, bir intikam savaşçısı gibi kalın zincirlerini bileğine doladığı o koca gürzüyle mukabele bi’l-misl diye haykırır her defasında, ve böylelikle mızrağını hukuk’un en kadîm ilkesinin üzerine fırlatmakta bir an bile tereddüt etmez, kısasa kısas der hiddetle. Mazlum ve mağdur olduğuna inanmıştır ya bir kere,zulm ü cevr, kahr u cefa bundan böyle bir tek düşmana yakışır vasıflar haline dönüşür. Düşmana, yani kendisine benzemeyene, yani kendi hakikat tasavvurunun dışında kalana, ya başı örtülüye, ya başı örtüsüze, ama hep ötekine. Türk veya Kürt, Sünni veya Alevi, Müslüman veya Hıristiyan veya Yahudi, şu ya da bu yafta üzerinden ötekileştirebildiğimiz her insana. Ama hep insana.

Bu ahvalde yasa hiç değişmez, mağdur olan mağrur olur, ve insan bir kez kendisinin hakkın yanında yer aldığına inanmayagörsün, hakkın da hep kendi yanında yer aldığına inanır. Haklı olmak mağrur olanın gururunu besler, büyütür ve güçlendirir. Haklı olmak, yani her daim birilerinden alacaklı olmak, ve dolayısıyla, şişinmenin gereğidir koşulsuz surette onaylanmayı istemek.

Yanılmamalı, bu bağlamda onaylanmak demek, her defasında kabul ve tasdik görmek demek değildir, bilakis her türlü red ve inkarın, tuhaf biçimde, haklılığın tasdiki anlamını kazandığı yerdir burası. Karşıdan gelen şiddet arttıkça, tarafların haklılıklarına olan inançları da artar. Çünkü mağduriyet de artmıştır. Gurur, işbu mağduriyet duygusuna süreklilik kazandıran hâlin adıdır. Küçük zaferlerle mahiyeti kadar hüviyeti de değişir gururun, ve bir çırpıda tekebbüradını alır da kimseler farketmez. İçin için içi oyulur insanın. Ah, şu zavallı insanın.

Bilirim, iktidarın da, muhalefetin de mağduru oynadığı bir zeminde konuşmak zordur, zira mağrurlar arasında tek başına kalmak zordur, hele hele ancak kendi ideolojik sınırları içinde güvenlik duygusunu tadabilen geniş kitlelerin önünde.

Taraflara itidal ve sükûnet tavsiye etmek de -özellikle hassas dönemlerde- ortayolculuğun o tipik, o zavallı çöpçatanlığına soyunmaktan başka bir mânâ ve değer taşımaz nezdimde.

Sessiz kalmayı yeğlerim daha iyi. Susarım ve ürperirim. Tek başına durur ve beklerim.

Öyle ya, tikel olguların ya-ya da’cı karşıtlığa zorlayan taleplerine icabet etmekten kaçındığımızda, niçin kendimizi bir çırpıda tümel genellemeler üzerinden hem-hem de’ci uzlaşmaların eline bırakmak zorunda hissedelim ki?

Bu ülkenin adalete, mehabbete, rahmete hasret toprağının devasa zenginliklerine yaslanmak varken, lütfen biri çıkıp söylesin bize, niçin bu yangını, taraftarlarına ancak siperlerinin izin verdiği ufuk kadarıyla yorumlamayı marifet bilelim?

Bu, ne denli soylu bir tutum ise, o denli de yalnızlaştırıcı değil mi? Ne o, ne bu demek! Bir yandan ya-ya da’cılığın naif ve bir o kadar da saldırgan köktenciliğine iltifat etmemek, öte yandan hem-hem de’ciliğin klişelere teslim olmuş o ürkek arabuluculuğundan medet beklememek, söyler misiniz, bu noktadan sonra, kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlığa mahkum olanların mırıldandığı şu belli belirsiz ezgiden gayrı ne kalır ki elimizde?

Ya-ya da’cı karşıtlık, en nihayet bir belirleme hamlesi, ne ki her sınırlama gibi eksik ve yetersiz (determinatio est negatio), bu nedenle de naif. Buna karşın hem-hem de’ci çözümleme gözünü tikellere dikmiş bir uyanıklığın toparlayıcılığıyla malul. Fenafillah’taki tatmin kadar. Kuşkuları alelacele yatıştırma isteğinin bir sonucu. Bir yorgunluk illeti. Bütünlüğün içinde erimenin keyfi. Sözde vuslat.

Bir de negatio negationis var oysa. Reddin reddi yani, inkarın inkarı, her türlü olumsuzlamanın olumsuzlanması! Ancak bu kuşatıcı bakışladır ki hakikati zıtların birliğinde görmeyi başarmak. Arifler cem'ü'l-ezdâd derler, Batılı talebeleri ise,coincidentia oppositorum. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu sezmek, ve ne yapıp edip miracın sonunda özne ile nesne’yi birliğe getirmek. Kısaca illâ demeden önce lâ demeyi bilmek, evet’ten önce hayır’ı seçmek! Hiçbir unsurun, hiçbir parçanın, hiçbir zerrenin kendi kimliğinden, kendine has özelliklerinden vazgeçmesini beklemeksizin tüm farklılıkları birliğe kavuşturmak. Ne yapıp edip efendi-köle diyalektiğinin sınırları üzerine çıkmak (Aufhebung) ve mukayyed olanın mutlak’ta temsiline izin vermek! Son tahlilde lâ-kaydî olmayı başarmak yani. Her defasında yoldan çıkmak için yeniden yola çıkmak!

Mansur ene’l-hak söyledi
Haktır sözü, hakkı söyledi
Nâdân mukayyed anladı
Ammâ ki mutlak söyledi

Yorumlayacak mısın, o halde evvela yorulacaksın, sadece aklın kılavuzluğuyla yetinmeyeceksin. Çünkü gevezeliğin ne yeri, ne de zamanı, tek başına hiçbir analist, hiçbir analiz üstesinden gelemez bu yangının, bir an evvel vicdan’ın sesine de kulak vermek gerekiyor, ortak vicdan’ın sesine, aslâ yüzde’lerle ifade edilemeyecek olan o ma’şerî vicdanın sesine. Sokaklarda, meydanlarda, mahkeme kapılarında değil, gönüllerimizde bulduklarımızın sesine. Kısaca, Anadolu’nun derinliklerinden devşirebileceğimiz engin müsamahanın, muhabbetin, şefkat ve merhametin sesine.

Evet, sade hakikatin sesine. Hakikatimizin sesine. Bu toprakların sesine, bizatihi yüzde 100’ün sesine.

Hiçbir miting meydanı bu yüzde 100’ü sînesinde ağırlayamaz, ne sokaklar, ne caddeler, ne stadyumlar, üstelik ne bir dernek, ne bir vakıf, ne bir parti, ne de herhangi bir ideolojik yapılanma halkı bütünüyle kuşatabilir, halkı, yani demos’u. Yüzde 100’ü sînesinde ağırlayacak tek meydan bütünüyle Türkiye’dir, halkın sînesinde huzurla gözünü yumabileceği zemîn ise sadece ülkenin kendisi, bu ülkenin tüm vatandaşlarını din, dil, ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın her şeyiyle kucaklaması gereken en kapsamlı siyasî yapı da Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

O halde kendimizi kandırmayalım, bu boyutta çıkan yangınları değme arazözler bile söndüremez. İbrahim gibi dörtbir yanımızdan alevler yükseliyorsa şayet, hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki bu iç yakan ateşin sönmesi için küçük serçeciklerin ağızlarında taşıdıkları damlalara bile ihtiyacımız var demektir.

Kimse, boşuna, kibire kibirle galebe çalmayı düşünmesin, beceremez, o yukarıya kalkmış çenelerin sahipleri var ya, değil birbirlerini görmek, farkedemezler bile. Bu nedenle gurur ve kibrin üstesinden gelecek tek hâl sadece ve sadece tevazu’dur, yani içtenlik ve alçakgönüllülük.

Bir kez daha tekrarlamaktan niçin kaçınayım o halde, ihtiyacımız olan şey cesaret değil, tevazu. Süleyman’ın asasına değil, Davud’un neşidelerine ihtiyaç duymalıyız. Kudret yumruğunu ikide bir karşıtlarımızın masasına indirmek yerine, bazen sıfatsız, vasıfsız, suretsiz görünmeyi de öğrenmeliyiz. Her fetihten sonra zemine inip toprağa yüz sürmeyi bilmeliyiz. Toprağa, yani herkesi herkese eşit kılan vicdanın zeminine.

İKİ


Adil olan her şey dine uygun mudur, yoksa dine uygun olan her şey adildir ama adil olan her şey dine uygun değildir de bir kısmı dine uygun, diğer kısmı da başka bir şey midir?


Platon’un, gençleri dinsizliğe sevkettiği gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiş ustasını savunmak amacıyla kaleme aldığı erken diyaloglarından birinde, Euthyphronda, yukarıdaki sorusuna mukabil, genç ve dindar muhatabının, kendi sözlerini takip edemediğinden yakındığını gören Sokrates, ona, zorla biraz kendini dostum, der ve kendisine, korku ile saygı arasındaki kapsayıcılık sorununun dindarlık ile adalet arasındaki ilişkiden hareketle nasıl adım adım soruşturulabileceğini göstermeye çalışır.

Saygı korku’dan daha kapsayıcıdır filozofumuza göre, çünkü saygı duyduğumuz her şeyden korkar ve sakınırız ve fakat kendisinden sakındığımız, korktuğumuz her şeye saygı duymayız, duymak zorunda da hissetmeyiz. İşte adalet ile dindarlık arasındaki ilişki de aynen böyledir. Dindarlık adaletin bir parçası olduğundan, dindarlığın olduğu her yerde adalet aranır ama adaletin olduğu her yerde dindarlık (inanç) aranılmaz. Başka bir deyişle, dindarlık adalet’in muayyen formlarından biridir ve adalet ilkesine asıl tâbi olması gereken dindarlıktır, dindarlığa tâbi olması gereken adalet’in kendisi değil!

Geleneksel siyaset felsefemiz, başından itibaren bu hakikatin farkında olmuş ve hiç değilse teorik olarak, adalet ilkesini, olması gereken yere, yani egemenliğin en temeline yerleştirmekte hiç ama hiç tereddüt etmemiştir.

Adalet mülkün (egemenliğin) temelidir demekle yetinmemiş, mülk küfr ile âbad olur, zulm ile âbad olmaz diyebilecek kadar siyasî irfanını isbat da etmiş.

Yönetimde sürekliliğin sözde iman’la değil, ancak adalet ilkesine riayetle mümkün olabileceğini, bundan daha iyi ne anlatabilir, bilemiyorum.

Kısacası, insanlık tarihi boyunca bütün uygar toplumların üzerine titizlendikleri en yüksek erdemlerden biri olmuştur adalet. Çünkü aklın değil sadece, vicdanın da toplumsal yaşamdan beklediği, bulamazsa hemen talep ettiği en öncelikli ilkedir. Görünümleri, koşulları, biçimleri, araçları belki zaman içerisinde değişebilir, farklılaşabilir ama esas itibariyle özü aslâ değişmez. Yanlış anlaşılmamalı, yasalardan değil, o yasaların bizatihi ruhundan söz ediyorum. Adalet’ten.

Aklî yasalar da değişir, dinî yasalar da. Şeriatlar, yani tarih içinde peygamberlere gelen farklı hukuk sistemleri bile değişmedi mi? Nuh’un şeriatı, İbrahim’in şeriatı, Musa’nın şeriatı... kısmen veya bütünüyle değişmeyeni var mı içlerinde?

Değiştiler, çünkü değişmeselerdi, toplumun da, yaşamın da özüne ters düşmüş olurlardı. Nitekim Osmanlı’nın son hukuk kodifikasyonlarından biri olan Mecellede bu hakikat şu şekilde dile getirilmiştir:

Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkar olunamaz!

Yani zamanın ve koşulların değişmesiyle birlikte yasaların da değişikliğe uğraması kaçınılmazdır.

Peki ya adalet, bu kavramın ve/veya bu insanî sezinin hiç mi değişme ihtimali yok?

Sizin anlayacağınız, Hızır’ın irfanında değişme mi olur, demek istiyorum. Ledünnî ilim düzeyinde. İlmini kendinden, insandan, Rabbinden elde edenin, baktıkları her an değişse bile acaba bizzat bakışı değişir mi hiç?

Vicdanınıza başvurun lütfen, derûnunuza yönelin, alacağınız yanıt hiç kuşkusuz ki olumsuz olacaktır. Hiçbir surette, hiçbir yerde zaman boyutu adalet burcunun taşlarını yerinden oynatamaz çünkü. Adalet bir mahalleyi, bir bölgeyi, bir ülkeyi değil, hatta yeryüzünü bile değil, bizatihi âlemleri ayakta tutan ilkedir. Kosmos’u. Ama önce insanı, zübde-i âlem olan insanı.

Kur’an’da yer alan, Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını belirten ayetlerdeki “hak ile” kaydı, hemen hemen bütün yorumcular tarafından “adl ile” (adalet ile) biçiminde tefsir edilmiş ve evreni ayakta tutan ilke olarak adalet vurgusu biteviye yinelenmiştir.

Bu satırları yazarken, adalet kavramını çözümlemekten çok yüceltmekten hoşlanan sorunlu bir coğrafyada düşünüyor olduğumu da unutmuş değilim, kavramları yücelttikçe onları yorumlama yetimizin zayıfladığını da. Bu yüzden adaleti bir kenarda tutup onun da ötesine işaret etmeye çalışacağım, toplum olarak irfanımızı asıl ispat etmemiz gereken sahaya. Tuhaf biçimde tüm adalet taleplerinin geçersiz ve yetersiz kaldığı en insanî noktaya.

Öncelikle bir ayeti hatırlatmakla yetineceğim, hani şu tüm Cuma namazlarında okunan ayeti (Nahl: 90), Allah’ın inananlara sadece adaleti değil, hemen yanısıra ihsanı da emrettiğini bildiren ayet-i kerimeyi.

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Düşünmeli değil mi, niçin tek başına adaletin zikri yeterli olmuyor da, hususen ihsan sözcüğünün zikredilmesine gerek görülüyor?

Yanıtı çok basit, adalet toplumsal barışı inşa etmek için tek başına yeterli değildir de ondan. Her zaman, daha fazlası gerekir. Ötesi.

Fazlası, yani afv. Nitekim bağışlamak karşılığında da kullanılan afv (affetmek) sözcüğünün kök-anlamı fazlalık’tır. Üstelik kısasa kısas gerilimini aşmanın en yetkin biçimidir de. Afv, doğrudan Kur’an’ın tanımıyla bir rahmettir. (Bakara: 178)

Yukarıdaki ayette ihsan sözcüğü zikredilmeyip de sadece adalet’le yetinilseydi, bu, âlem’in nesneleşmesi, insanın özne olmaktan çıkması, yaşamın da özgürlükten mahrum kalması anlamına gelirdi. Adalet demek, en temelinde,zorunluluk demektir çünkü. Mathesis universalis, evreni yöneten adaletin bir diğer adı, yani yasalara, kurallara koşulsuz bağlılık... dünyayı, yaşamı, insanı zorunluluğun boyunduruğuyla sınırlamak... ve istemden uzak tutulmak, istemden ve özgürlükten...

Belki de Tanrı, kişilerin gözyaşlarıyla bir şekilde uzlaşabilen bir tarihin sürekli reddinden ibarettir, der Levinas, Talmud okumalarında, ve hemen ardından ekler:

Teselli'nin varolmadığı bir dünyada barış kurulamaz!

Teselli’nin, yani umudun, yani süreklilik duygusunu diri tutacak bir kurtarıcılığın, yani daha özgür, daha eşit, daha kardeşçe bir dünya hayalinin varolmadığı bir dünyada barış da olmaz!

Adalet’in yanısıra ihsan’a da gerek var bu yüzden, sadece celal’in değil, cemal’in de cilvelerine ihtiyaç var.

İhsan sözcüğünün kökündeki hüsnü (güzelliği) sezebiliyor musunuz?

İhsan demek, güzellikte bulunmak, güzellik yapmak demek. Doğru olanla yetinmeyip onun da üstüne çıkmak, dünyayı zorunluluklar, yükümlülükler açısından yorumlamakla kalmayıp iyi’nin ve doğru’nun yanısıra bir de şu âleme güzelliğin penceresinden bakmak demek. Hani şu hüsn ü cemalin penceresinden. Hüsn ü aşkın. Sadece adaletin karşılığı mathesis universalisi değil, harmonia universalisi de görmek demek. Bağışlamanın, affetmenin, görmezden gelmenin, bazen zorunlulukların dahi ihmal edilebileceğini farketmenin önsezisiyle, sırf sevgilinin cilvelerine katlanmak kadar, onun da bizim cilvelerimize müsamaha göstereceğini ummak demek. Derdimden anlamaz, ben o yâri neyleyim diyen genç âşıkın aksine sevgili’yi her derdimizden anlar bilmek!
Bu yüzden olsa gerek, bana Allah nedir diye sorsalar en azından adalettir derim, derdi rahmetli babam.

Şu küçük kaydı anlamak ne kadar vaktimi aldı bir bilseniz: en azından...

Evet, olup bitenleri doğru yorumlayabilmek için, her tanımlama teşebbüsünün -hem de her defasında- en azından seviyelerinde olduğunu fark ve kabul etmeliyiz. Çokluk zat’ta, yani müsamma da değil ki, isimlerde. Zahirde. Yeryüzünde.

Hâlâ buradayız madem, isimlerin hakkını vereceğiz, isimlerinin sonsuzluğuna hürmeti elden bırakmayacağız. Allah sözcüğü, bir sözcük olmak itibariyle ism-i zat’tır, lakin en son tahlilde isimdir, zat değildir. Zat’ın aynasıdır. Varlığın. Özü ise irade ve kudrettir.

Kuvvet ve kudret, yani zorunluluk. İşte adalet’in kaynağı. Nerede adalet varsa, orada uluhiyetin tecellisi var demektir, kuvvet ve kudretin eşit ve zorunlu dağılımı yani.

Yasa çok açık: Mathesis Universalis’in istisnası olmaz, kendisi yine kendi yasalarına tabidir. Sırf bu nedenledir ki besmele’de Allah lafzının şiddeti, rahmet kökünden türeyen iki sıfatla dengelenir, Rahman ve Rahim ile.

Kudret ve adalet yetmez, kudreti merhamet’le, adaleti de ihsan’la desteklemek gerek, celâli ise cemal’le.

Göze göz, dişe diş keskinliğinde yargılarda bulunmak belki haklı, belki adilâne olabilir, ama söyler misiniz, hani ihsan nerede? Nerede cemalin tecellisi? Rahmet nerede?

Biliyoruz, zorunluluk kudret ve iktidarın gereği, uluhiyetin icabı, peki ya mehabbet nerede? Nerede şefkat ve merhamet? Sadece celaliyle tecelli eden güce mi boyun eğeceğiz, hani nerede rahmetinin genişliğinde eğlenebileceğimiz cemalinin tecellileri?

Kelâmcılar, istedikleri kadar, Hakk’ı fail-i muhtar (dilediğini eyleyen) ve kadir-i mutlak (saf ve mutlak güç) olarak tanımlamakla yetinsinler, biz, müslüman filozofların, hele hele ariflerin, Hakk’ı, rahmet ve şefkati kendisinden özü gereği taşan varlık (mucibun bi’z-zat) olarak açıklamakta ısrar ettiklerini de biliyoruz.

Peki onca ısrar niçin?

Elbette varlığın seyrine hürmet için!

Başka deyişle, hukuk afv ile, adalet ihsan ile, kudret rahmet ile dengelenmedikçe, değil sadece toplumsal yaşama, doğal yaşama da barışın hakim olamayacağını yakînen bildikleri için.

Fransız devriminin insanlığa armağan ettiği ünlü üçlemeyi hatırlamanın tam sırası!
liberté, égalité, fraternité

Osmanlılar bu üç terimi şu şekilde tercüme etmişlerdi:
hürriyet, müsavat, uhuvvet

Yani:
özgürlük, eşitlik, kardeşlik

Özgürlük ve kardeşlik olmazsa, hangi adalet mekanizması, tek başına, bir toplumun barış içinde yaşamasını mümkün kılabilir?

Hiçbir mekanizma!

Demek oluyor ki bizim en az adalet kadar, özgürlük ve kardeşliğe de ihtiyacımız var, eşitlik kadar farklılığa da, hem de su gibi, ekmek gibi, hava gibi.

İnsanın özüne aykırı her türlü baskı karşısında özgür, insan yaşamını belirleyen tüm yasalar karşısında eşit, tüm ayrımcı politikalara rağmen ve fakat inatla insanın özüne hürmeten yeryüzünün bütün insanlarıyla kardeş olmak, işte metafizik iddiaların, üzerinde tek tek sınanabilecekleri gerçeklik zemini.

özgürlük, eşitlik, kardeşlik 


not: Ducane Cundioglu'nun Taksim Manifestonun Uc'uncu basligina kismen katilip kismen katilmiyorum. Okumak isterseniz linkte devami mevcuttur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder