25 Temmuz 2012 Çarşamba

Olimpiyat ateşinde iftar / Akif Emre


Akif Emre

Olimpiyat fikri, modern Avrupa'nın evrensellik iddiasını temellendirdiği sembolik değeri hayli yüksek bir mittir. Olimpiyat ateşi, olimpiyat oyunlarından önce Yunanistan'dan yola çıkarak tüm dünyayı dolaşır, böylece Avrupa merkezli pagan evrensellik ateşi, tüm kalpleri tutuşturan bir kardeşlik ateşine dönüşür. Avrupa medeniyetinin bu kendinden menkul evrensellik iddiasının kardeşlik, eşitlik, barış idealleri olimpiyat oyunları ile zirveye çıkmış olur. 19 yüzyılın bitimine az kala yeniden icat edilen olimpiyat oyunları birbiriyle boğuşan Avrupalılar arasındaki savaşı engelleyici bir ortak fikir olarak ortaya atıldı ve Atina'da ilk olimpiyat oyunları 1896'da yapıldı.

Malum, Batı medeniyetinin, yeniden icat edilmiş bir değer olarak, en önemli ayaklarından biri Yunan düşüncesidir. Atina, Roma ve Kudüs'ün temsil ettiği bir Avrupa medeniyeti formülasyonunda Atina Yunan felsefesini, Roma hukuku, Kudüs Yahudi-Hıristiyan geleneğini temsil eder.

Olimpiyat ateşinin karşılanışını ilk kez Selanik'te izlemiştim. Törenlerde içkin pagan ruhunu görmemek imkansız. Adeta bir pagan ayinine benzer bir huşu ve sembolizm yüklü törenlerin tüm dünya için evrensel değer olarak sunulabilmesi de Batı'nın başarısı.

Olimpiyat oyunlarının bugünkü anlamıyla bu sembolizme sıkıştırılamayacağını iddia edenler çıkabilir. Kısmen doğru da olsa olimpiyat meşalesinin fikrî nesebine yapılan sürekli vurguya bakılırsa olimpiyat komitesinin bu görüşte olmadığı açık. Aynı zamanda uluslararası rekabetin, güç gösterisinin arenası olduğu da muhakkak. Aldığınız madalya kadar ülkenin prestiji ve tanıtımına katkı sağlıyorsunuz. Olayın pratik sonuçlarından çok bu fikri doğuran uygarlığın buna yüklediği anlamı sorgulamanın daha anlamlı olduğu fikrindeyim.

İslam dünyasından gelen sporcuların kendi değerleri ile 'evrensel olimpiyat değerleri' arasındaki büyük çelişki bile bu düşüncenin tüm dünyaya dayatılmış evrensellik safsatasının hiç de nötr bir kavram olmadığını göstermeye kafi.

Sonuçta olimpiyat oyunları da pek çok Batı kaynaklı etkinlik gibi küresel bir organizasyona dönüşmüştür; devletler, masumane görünen spor karşılaşmalarındaki başarıları oranında dünya gündeminde yer tutmaktadır. Özellikle soğuk savaş dönemindeki madalya tartışmalarının nasıl propagandaya dönüştüğünü hepimiz çok iyi hatırlıyoruz. Bugün de değişen bir şey yok.

İnsanlık, medya kanalıyla 'yaşanabilir dünyanın ne olduğuna' ikna edilmek üzere olimpiyatlardaki performanslara bakıyor. Sporun insani bir etkinlik olmaktan çıkıp politik bir argüman haline getirilişinin göstergesi... Dahası spor, insan doğasını zorlayan sınırlarda rekor sapkınlığına tırmanmış; evrensel bir ölçü olmaktan çıkıp seçilmiş az sayıda sporcunun, doğasına yabancılaşması pahasına, bayrağını dünyaya tanıtacağı bir araç haline gelmiştir. İnsan bedenini alabildiğine abartan bir medeniyetin varacağı kaçınılmaz sonuç: Bedenin yabancılaşması...

Türkiye, ilk kez 1908'de katıldığı yarışmalarda, bu yıl en yüksek sayıda sporcu ile temsil ediliyor. Bu vesile ile sporculara iftar bile verildi. Ev sahibi Başbakan'ın, olimpiyatla, düşüncesinin ardındaki pagan fikrinden çok orada alınacak madalya sayısı ve Türkiye'nin temsiliyetinden dolayı ilgili olduğu muhakkak. Sporun, spor olmaktan çıkıp dış politika aracı haline geldiği bir ortamda 'olimpiyatlar bizim neyimiz olur' deme lüksü yok Ankara'nın. Hele ki devletin temel ekseninin Batı uygarlığına dahil olmak olarak görüldüğü bir ülkede...

Burada daha dikkat çeken husus, sporculara verilen iftarda yapılan tespitlerdi: 'Londra 2012 Olimpiyatları'na tarihimizde en fazla kadın sporcu ile katılıyoruz. Bu da Türkiye'nin İslam dünyasında farklılığını ortaya koyması bakımından önemli.' Yönünü Batı'ya çevirmiş, AB ile müzakerelerde bulunan bir ülkenin Başbakanının olimpiyatların felsefi temellerini sorgulamasını beklemek hakkımız değil elbette.

Ancak Türkiye'nin kadın sporcu sayısı ile İslam dünyası arasında bir kıyaslamaya gitmesinin anlaşılır bir yanını göremiyorum. Modernleşme projesinin kadın bedeni üzerinden gerçekleştirildiği tarihsel tecrübe bir yana, kadın sporcu sayısı ile İslam dünyası arasındaki farkımızı kıyaslamanın yaptığı çağrışım, 19. yüzyıl beyaz adam efsanesini hatırlatıyor. Türkiye neden başka kültürlerle kıyaslanmıyor da İslam dünyası ile kıyaslanıyor? Yahut kadın sporcunun fazla olması kendi başına bir değer midir? Tam tersinden bakıldığında, İslam dünyansın değerleri açısından, Türkiye'nin nelerden uzaklaştığının göstergesi olmaz mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder